« Önceki | Sonraki »

19/3/2008

Kandiliniz Mübarek Olsun...

17/3/2008

Güzeli Taşımak Zordur...

 



Yaşadığı yerde hep 'güzel' kalan insanlar, zamanla, isimlerinden çok 'güzellikleriyle' anılır. Biyolojinin ötesindeki güzellikleriyle insana ve hayata yöneldiklerindendir ki, arkalarında, gönül ve zihinlerde ışıltılı bir iz bırakırlar. Bakışlarının, ellerinin, dahası kalblerinin değdiği her bir şey iyileşmeye yüz tutar. Güzeldirler; güzelce yaşar ve güzelliklere vesile olurlar.

Güzel görünmek gibi bir dertleri de yoktur; 'görünmeye' çalışmanın profesyonelce olduğunu düşünüp, bundan fellik fellik kaçarlar. Hayatın oynanacak bir oyun değil, yaşanacak bir imtihan ve gerçeklik olduğuna inanırlar. Başka türlü olmak ellerinde değildir; kalblerinde ne yaşanıyorsa, bakışlarından ve dillerinden de o dökülür. Ayak bastıkları toprağı, sokaktaki kediyi, yaralı kuşu, topal leyleği, aç köpeği, kalbi kırık yetimi, düşmüş insanı 'kardeşi' görür, acılarını acısı bilir, başkasıyla paylaşmadığı bir huzurun huzur olamayacağını düşünürler. Başkalarına açık kalblerin ve sofraların sahibidirler. Başkasına kapanmakla oburlaşan bencilliği; insana, kalbe, iyiliğe, güzelliğe, hâsılı yaratılışın gâyesine düşman bir yutucu gibi görürler. Kendilerinden vazgeçtikçe kendileri olurlar.

Ama gelin görün ki,  Şâir öyle diyor...:
'Güzel insanlar güzel atlara binip gittiler.'

Bu iç yakıcı deyiş, 'güzel insan'dan yoksun bir zamandan geçen veya buna yakın döneme karşılık gelen bir tespittir ve bugün için de söylenebilir. Bizi, dolayısıyla yaşadığımız hayatı güzelleştiren 'vasıf'ların arkalara düştüğünü, başka türlü 'değer'lerin öne çıktığını gösteren bir şey...

Güzeli taşımak zordur!

'Güzel' kalmak gerçekten zordur; bedel ister. O 'esaslı şey' olabilmek için çok şeyden vazgeçmek gerekir.

Bizleri güzelleştiren değerlerin hayatımızdan düşüşü, bazı kazançlar(!) adına görmezden gelinmiş veya üzerinde çok fazla düşünülmemiştir. Atlarına binip giden güzel adamlarla birlikte hayatımızdan çekilen bu değerler, 'geçmiş zaman sesleri' gibi, yine de arada bir kuytularda çınlar. Yüzü 'geçmiş'e dönük, 'değer' bilir 'eski zaman insanları'nın konuşmalarında çınlayan bu kayıplara baktığımızda, kaybettiklerimizin az şey olmadığını görürüz. Ve bunu fark ettiğimizde, ellerimiz öylece aşağılara düşer.

Uzaklarda, karanlığın kuytularında bir yerde, oraların yabancısı birine 'ışığı yanan ev' olmak, ne muhteşem bir şeydir! Karanlığı, yabancılığı, üşümüşlüğü çözüveren sıcak bir yuva; gidebileceği bir yeri olmayana çalacak bir kapı; yorgun bir bedene serilmiş bir yatak; aç bir mideye hazırlanmış bir sofra olmak ne iyileştiricidir! Yolcuya, yabancıya, düşküne, kimsesize, yetime, kırık kalblere yer açmak; 'hiçbir yer' olan ara bir durakta onlara 'bir yer' olmak; yersiz ve yurtsuz kaldıkları için hiçbir yere gidemeyenlere dönebilecekleri bir 'adres' olmak ne çok makbule geçer! Üşümüş bir kediyi evin içine almak; aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakmak; yaralı bir kuşun yarasına inceden bir merhem sürmek; hayatın dokunup geçerken acıttığı bir insan kalbinde esastan bir sabır estirmek, hayatı yaşanır kılan ne diri bir güzelliktir!

Atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Kalabalıkların ortasında, kocaman bir 'yalnızlık'la hemhal 'yabancı'lar gibiyiz.

Özümüz'den bağımsız soru ve ihtiyaçların kurduğu karmaşada, dört nala koşan atların sürüklediği bir arabada uçuruma giderken, aklımıza ne kendimiz ne de yitiklerimiz geliyor. Güzel adamlara uzaklığımızda ve gün gün bizi kemiren yoksullukta, çocuksu oyun ve uğraşlarla oyalanıyoruz. Kalbimizi mânâsız sevdalarda boğdurarak nefessiz bırakmış; 'can'ımızı, soluksuz 'canan'ların arkasında koşturarak yormuşuz. Hayat kalbimize ulaşamıyor, yorgun düşmüş 'can'ımıza bir şey ifade edemiyor.

Neyi kaybettiğimizi hatırlamadan yeniden yola koyulamayız. Şâir, 'Neyi kaybettiğini hatırla!' diyordu. Zira hatırlamamak, kişiyi; kimliğinden, yürüdüğü ve geldiği yeri kuran 'tarih'ten yoksun bırakır. Kendi tarihinin çöktüğü yerde, kişi de kalmaz. Hâfıza kaybını yaşayan hasta için dün, bugün, etrafta dönen çok şey, yani hayat mânâsızlaşıyorsa, neyi kaybettiğini hatırlamayan biri için de bu böyledir. 'Tarih'siz kalmışsanız, yani 'dün'ünüz yoksa, 'yarın'sız kalmış sayılırsınız. 'Dün'süzlüğün ve 'yarın'sızlığın orta yerindeyseniz, 'bugün' diye bir şeyiniz de kalmamış demektir.

Alıntı...

 

17/1/2008

Herşey Bir Mektup

 

Bir CICEK bir mektuptur.

Allahin adiyla baslar!

O'nun lütfuyla gülümser.

O'nun san'atini anlatir.

O'nun rahmetini müjdeler!...

Okumasini bilen, o mektubu bütün incelikleriyle okur!


Bir KUS bir mektuptur!

Canlanmis ve dile gelmis bir mektup.

Allahin adiyla baslar.

Onun kudretiyle ucar!

Onun rahmetini sakir saatler boyu.

Onu kimse gamli ve kederli göremez. Günesin dogusunda ve batisinda sevinc cigliklariyla ilan eder aleme!...

Kimdir onu yaratan ve yasatan? Kimdir onu besleyen ve büyüten? Kimdir onu bir sevgi yumagi haline getiren? Kimdir onun sevinc cigliklariyla gök kubbeyi cinlatan?
Dinlemesini bilen, o mektubun kimden geldigini bilir, neyi anlattigini anlar!...

Bir YILDIZ bir mektuptur.

Her gece sema nice mektuplarla yaldizlanir.

Onlardan her biri Allahin adiyla baslar!

Her biri bir milyon dünya büyüklügündeki o dehsetli alev kürelerini; kudretine boyun egdirenin kim oldugunu anlatir.

Her biri birer kücük cehennem olan o yildizlarla gökyüzünün güzel yüzünü sessizce güldürenin kim oldugunu bildirir.

Görmesini bilen, o muhtesem tabloda rahmetin tebessümünü görür!...


Her VARLIK bir mektuptur.

Okuyan, gören ve isiten, her varlikta bir dünya bulur.

Dünyanin anlattigini, her varlik binlerce dille anlatir ona .

Nakis nakis gösterir, renk renk gülümser, sessiz cigliklarla cinlatir yeri ve gökleri:

La ilahe illa Hu... diye !

Alıntıdır

 

7/1/2008

Böyle Bir Dostunuz Oldu mu..?

 

Daima düşünceliydi

Susması konuşmasından uzun sürerdi.

Lüzumsuz yere konuşmazdı.

Konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.

Dünya işleri için kızmazdı.

Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.

Affediciliği tabii idi, intikam almazdı.

Düşmanlarını affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

Kimseyle çekişmezdi.

Çok konuşmazdı.

Boş şeylerle uğraşmazdı.

Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.

Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz ve ayıplamazdı.

Kimsenin kusurunu araştırmazdı.

Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

Her zaman ağırbaşlıydı.

Konuşurken çevresindekileri kuşatırdı.

Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

Yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmazdı.

Adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilirdi.

Vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Dostlarına şöyle derdi: Dünyada garip bir kimse, yahut bir yolcu gibi ol.

Her zaman hüzünlü, fakat mütebessim bir haletle dururdu.

Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.

Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.

Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmezdi.

Bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.


Sıradan değildi. Ama sıradan insanlar gibi yaşardı.

 Alıntıdır

7/1/2008

Aşk Gönül İşidir ve Sevgiliyi Seyir Gönüldeki Gözün İşidir...

 

Muhib uzun zamandır göremediği sevgilisi ile kimseciklerin bulunmadığı bir yerde karşılaştı. Civarda iki aşıktan başka hiç kimse yoktu. Bu fırsat bir aşık için bulunmaz nimetti. Hani bir hadise anlatılır ya:


" Bir bedevi (çölde yaşayan arap) devesi ile beraber çölde yolculuk etmektedir. Suyu, ekmeği herşeyi devesi üzerinde olduğu halde biraz dinlemek maksadı ile bir ağacın gölgesi altına oturur ve oracıkta uyuyakalır. Bir vakit sonra gözlerini açtığında bakar ki, devesi bağladığı yerde yoktur.

`Eyvah, şimdi mahvoldum, ben bu çölde ekmeksiz, susuz, bineksiz ne yaparım?` diyerek, dövünür ve kaybolan devesini aramaya başlar. Bir o yana bir bu yana saatlerce devesini arar ama nafile. Hayvan kaybolmuştur. Bunun bir başka izahı ise adamın artık yaşama ümidi kalmamıştır. Zaten deveyi aramaktan yorgun düşen adam, onu bulamamanın verdiği ümitsizlik ile ölümü beklemeye koyulur. Bu sırada bir uyku hali bastırır ve adam olduğu yerde uykuya dalar. Uykudan, bir müddet sonra uyandığında bir de ne görsün; kaybolan devesi başı ucundadır. Suyu ve ekmeği de üzerinde olduğu halde. Deliler gibi sevinir. Sonra ellerini açarak Allah`a teşekkür babında: `Ey Allah`ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.` der.

Evet, bedevi ölümün eşiğinden dönmüş ve bu sebeble aklını başından alıp götüren bir mutluluğa garkol muştur. Aklı başından gidince de `Ey Allah`ım, Ben senin kulunum, sen de benim Rabbimsin` diyeceği yerde, `Ey Allah`ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.`demiştir.

İşte şu bedevinin yaşadığı mutluluk ile Muhib`in sevgilisini bulduğu anda ki mutluluk bir kıyas edilse idi; bedevinin sevinci bir damla ise Muhib`in sevinci şüphesiz bir umman mesabesinde olurdu. Muhib bu karşılaşma sonucunda deli-divane olmuş bir halde iken, sevgilisi Cânân seslendi:

- Ey Muhib! Hadi başını kaldır da bana bak.

Muhib, sevgilisini ilk gördüğü anın dışında bir daha sevgilisine bakmamıştı. Ve yine başı önde olduğu bir halde konuştu:

- Ey biricik sevgilim! Ben nasıl olur da sana bakarım. Hakikat şudur ki; göz bu aşk işinde bir yabancı gibidir. O aşk nedir bilmez. Ve sevgiliye bakmaya da layık değildir. Hal böyle olunca ben seni kendi gözümden dahi kıskanıyorum. İşte bendeki bu kıskançlık sana bakmaktan beni alıkoyuyor. Oysa benim seni gören bir gözüm var ki; bütün gözlerden uzaktadır. O gönlümün en gizli yerinde gece-gündüz seni temaşa etmekte ve senden nasibini almaktadır. Baş gözü zamanla görüşünü kaybederse de, gönlümdeki gözümün görüşü zaman geçtikçe keskinleşir. Bu yüzden günbegün seni görüşüm daha da netleşmektedir. Bu gözüm sayesinde sende her an binlerce farklı cevher keşfetmekteyim. Bana merhamet et ve bu nimetten beni mahrum eyleme. Yani başımdaki gözüm ile sana bakmamı benden isteme. Bu hususta beni mazur gör.

Cânân, aşkının bu yanıtından dolayı hoşnut oldu. Zira Cânân biliyordu ki; aşk bir gönül işidir ve sevgiliyi görmek ve onu seyretmekte gönüldeki gözün işidir.

Sevgiyle kalın İnş.